Ülkenin kanayan iki yarası eğitim ve sağlık. Sağlıkta meslek örgütü adına, çalışanları adına kalem oynatanların, üyelerinin çıkarını savunurken toplumsal handikapları var. Farkında olmadıkları, kendi meslek mensuplarını korumak adına daha geniş bir kitle olan toplumun bütününü gözden kaçırmalarıdır. Bu yazının konusu hükümet değildir. Ne bu hükümet ne de bugüne kadarki hükümetlerin sağlık politikaları ve uygulamalarına aklı başında olan kimse destek veremez. Özellikle şu anki sağlığın ve eğitimin özel sektöre peşkeş çekilme süreci içler acısıdır. Bunlar çok yazıldı; ben yazılmayanları aktaracağım.
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ KANUNU’nun 1. maddesi şöyle der : “Türk Tabipleri Birliği; tabipler arasında mesleki deontolojiyi ve dayanışmayı korumak, tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak ve meslek mensuplarının hak ve yararlarını korumak amacıyla kurulmuş kamu kurumu niteliğinde mesleki bir kuruluştur.” Deontoloji genelde tıp için kullanılan bir tanımlama; ancak tüm meslekler için geçerli. Bir mesleği uygularken uyulması gereken tüm etik değerleri içerir. Ne yazık ki deontolojinin hekimlik için pratik yaşama geçişi içsel bir dayanışmayı anlatır; kendi üyeleri ve yakınlarını toplumun genel olarak yaşadığı zorluklardan, engellerden, bürokrasiden, kuyruklardan, maddi kayıplardan korumak amaçlı algılanır. Toplum içinde bir kesimin korunup ayrıcalıklı hale getirilmesi toplumun diğer kesimlerinin haklarının ihlal edilmesi anlamına gelmektedir aslında ve deontolojinin ana unsuru olan etik değerlerle çelişir.
HEKİMLİK MESLEK ETİĞİ KURALLARI Madde:29 şöyle diyor: “...Hekimin, meslektaşları ile meslektaşlarının eşleri ve bakmakla yükümlü olduklarından muayene ve tedavi için ücret almaması uygundur.” Bu aslında toplum tarafından da içselleştirilmiş bir uygulama. Normal karşılanıyor. Sorun şu ki tıp mesleği adına hekimlerin deontolojiyi bütün olarak bu maddenin kendisi sanmasıdır. Bu kabul, kitlesel bir bencilliği yaşama geçişidir. “Biz kendimizi koruyalım, dayanışma halinde olalım.” mantığı aslında bir bilim dalı olan deontolojinin ana unsurlarını ortadan kaldırıyor. Zaten bu yazdıklarım üniversiteler, sendikalar, partiler, meslek örgütleri gibi küçük gurupların aslında bir yanılsama olarak sahip oldukları çıkarlarını hakları zannederek toplumun bugünkü ve gelecekteki çıkarlarını görememeleri, çelişmeleri gerçeğidir. Sağlığın onyıllardır en büyük sömürü araçlarından biri haline gelmesinin nedenini gelmiş geçmiş hükümetlere bağlayıp yaşayıp gitmek kolay. Bu nedeni biraz da sağlığın kendi iç dinamiklerinde aramak gerekiyor. Bunun yanıtı için de sağlık adına halktan sömürülen paraların nerelere gittiğini, kimlerin cebine girdiğini bilmek gerekiyor. Devletin anayasadan gelen bir ödevi ve görevi var ki; tüm vatandaşlarına eşit sağlık hizmetini en iyi derecede sunmak. Bu hedefi besleyen bir çok kanun, tüzük ve yönetmelik var. Ancak iş uygulamaya geldiğinde tam bir fiyaskoyla karşı karşıyayız. Geldiğimiz noktada insanların sosyal güvencesi olsa dahi (ister SSK’lı, ister BAĞ-KUR’lu vs.) yıllarca prim ödemiş olsa dahi insana yakışır bir tanı ve tedaviye para ödemeden ulaşması olanaksızdır. Bunun diğer sosyal sorunlardan bir farkı var. Siz ev yaparsınız ve ruhsat sürecine girersiniz ama bu süreç ertelenebilir. Çözümü zamana yayılabilir, beklersiniz. Anneniz-babanız, çocuğunuz ani bir sağlık sorunu ile karşılaştığında bekleyemezsiniz. O panik halinde ne yaptığınızı bile bilemezsiniz ve sorgulamadan, gerektiğinde borç alarak ne gerekiyorsa yaparsınız. Bu panik psikolojisi ülkemizde neredeyse bir sektör haline gelmiş durumda. Sağlık bir sorun, bu sorundan bir sektör doğmuş ve medikaliyle, bıçak parasıyla, özel hastanesiyle, eczanesiyle, üniversitesiyle, muayenehaneleriyle işliyor. Dönen para çok büyüktür. Bu sorundan beslenen güçler sorunun giderilmesini istememekte haklı olabilirler kendi adlarına. Ben toplum adına bunu dile getirmekle, talep etmekle mükellefim.
İnsanlar artık şunu iyi biliyor: Devlet hastanelerine giderek ancak ilaç yazdırabilirler. O hastanelerde insanca tanı ve tedavi hizmeti alabilmenin yolu onu yapacak hekime daha önceden para ödenmesinden geçmektedir. Bu özellikle Anadolu kentlerinde kemikleşmiş bir uygulamadır. Bozuk sağlık sistemine karşıymış gibi durarak o sistemden beslenen çok güçlü bir kesim var. Bu bozuk sağlık düzeni topluma karşı işliyor. Bu düzenin bir yerinden çatlayarak yıkılması bu sektörlerin de yok olması anlamına geliyor. O yüzden dayanışma sözcüğünü çok iyi algılamamız gerekiyor. Ne için dayanışma, kime karşı dayanışma? Sektörünün dayanışması topluma karşıdır. Gerçek bir toplumsal dayanışma ise bu sağlık düzeninin toptan yıkılmasına yönelik olmalıdır. Çok önemli bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Avrupa ülkelerinin hepsinde ve hatta Amerika’da kamuda çalışan hekimlerin özel muayenehane açması ya da başka bir özel kuruluşta çalışması kesin yasaktır. Ülkemizde bu yasağın yaşama geçirilmemesi hasta hakları ihlalinin, sağlıkta sömürünün en önemli nedenlerinden birisini oluşturuyor. Aynı zamanda bu etik bir sorundur. Ülkemizde bu serbestlik(!) 1930 lu yıllarda çıkarılmış o zamanki sosyal şartlara dayanan Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a sırtını dayıyor. Her konuda Avrupa standartlarına uymaya çalışan hükümet nedense bu konuda kararsız. Bazı geri kalmış ülkelerin bile gerisindeyiz bu noktada. Sosyal güvencesi olan insanlara ceplerinden para çıkacak başka adreslerin dayatılması acıdır. Bu mu deontoloji? Bu ülkenin hakimi, savcısı, öğretmeni, askeri, polisi onuruyla uzun yıllardır yoksul, uzak, doğu illerinde görev yapıyor. Herkes ister deniz kenarı bir yer de ya da istediği bir yerde görev yapsın. Ancak ülkemiz çok büyük ve büyük ülke maalesef ki büyük bölgesel ekonomik uçurumlar içinde. Diğer meslek gurupları görev bilinciyle zorunlu hizmetlerini
yerine getirirken ve üstelik batıda çalışan emsallerine göre çok da kayda değer bir maaş farkıyla yaşamazken, neden hekimlere büyük ayrıcalık yapılıyor? İşin vahim yanı buna rağmen ya gitmiyorlar ya da giden kaçıyor. Şu an resmi rakamlara göre dokuz yoksul ilimizde hekim açığı 2000 dir. Bu büyük bir rakam. Bu rakam yoksul şehirlerimizde sağlık hizmetinin neredeyse hiç verilmediği anlamına gelmektedir. Şimdi zorunlu hizmete karşılık bir dayanışma sergiliyor hekimler. Peki soruyorum bu dayanışma kime ve neye karşı? Onlar kazanınca toplum kaybediyorsa ne yapacağız? Teşvikle, özendirmeye olacak bir şey değil. Güvenlik, adalet, eğitim ve sağlıkta elbette ki yoksul şehirlerde çalışmak zorunlu olacak. Sağlık, bencilce kendi meslek örgütü için ayrıcalık istiyor; neden? Diğer meslekleri icra edenler daha mı az insan? Sonuç olarak artık biliyoruz ki gerçekten kanayan bir yara olan sağlığın sosyalizasyonu ve çözümleri asla bu sektörün içinden gelmeyecek. Demokratik kitle örgütü adıyla hareket eden siyasi partiler, meslek örgütleri, sendikalar gibi yapıların da daha önce yaptıkları şimdi yapamayacaklarının belgesi durumunda. Herkes köşeleri tutmuş, kendi kitlesinin bencil çıkarları peşinde; ülkenin her sorunu sektör haline gelmiş; on koldan toplu