Çölyak hastası ve diyabet hastası erkeklerin askerlik işlemleri sırasında diyetlerinin bozdurulmasına artik oğlu verilmesini istiyoruz. Sağlıklı Yaşam hakkına ve en Temel insan haklarına aykırı met tutuma TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu "Dur" Dedi. Bu ihlale son verilmesi için desteklerinizi bekliyoruz.
Çölyak hastasıyım ve 7 yıldır glütensiz diyet uyguluyorum. Hastalığım Doğru teşhis edilene kadar birçok yanlış Tedavi gördüm. Doğru teşhise10 yıldan fazla bir sürede ulaşabildik.
Çölyak cok Zor teşhis edilebilen ve az görülen bir hastalıktır. Tek tedavisi gluten içeren (Buğday, yulaf, arpa, onu türlü katkı maddesi üretilen Çavdar ve bunlardan) tüm gıdaları diyetten çıkarmak ve diyete cok sıkı br şekilde uymaktır. Eger diyete uyulmazsa şiddetli ishalden bağırsak kanserine kadar giden sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Çölyak hastalığı bir ince bağırsak hastalığıdır. Bu alerji Buğday, arpa, yulaf, Çavdar gibi tahılların içinde bulunan "gluten" adi verilen proteine Karşı ince bağırsağın ömür Boyu sürecek bir hassasiyet göstermesi olarak tanımlanmaktadır. Hastalığın kesin tanısı gastroenterolog tarafından yapılacak kan tahlilleri ve ince bağırsak biyopsisi ile konulmaktadı.
İnce bağırsağın gluten maddesini sindirememesi nedeniyle bu madde vücuda Zehir etkisi yapmakta ve Kisa vadede kişinin günlük hayatini aksatan belirtilerle (ishal, kusma, kansızlık vb.) başlayarak ince bağırsak kanseri de dahil Olmak üzere birçok hastalığa neden olmaktadır. Dolayısıyla hastalığın tek tedavisi Beslenme alışkanlıklarının tamamen değiştirilerek bu maddenin hayat Boyu hiçbir şekilde tüketilmemesidir. Bu durum, söz konusu hastaların hayatlarının her aşamasında tükettikleri gıdalara son derece dikkat etmelerini gerektirmektedir.
Askerlik işlemleri sırasında çölyak ve diyabet hastalarının mevcut raporları Kabul edilmeyerek Askeri hastanelerde yeniden tahlil ve takip gibi günlerce muayeneye tabi tutulmaları ve bu surede tedavilerini aksatmaları söz konusu olmaktadır.
TSK Sağlık Yönetmeliği'nde çölyak hastalığı da yer almaktadır. Askerlik görevi sırasında çölyak hastalarına glutensiz gıda sunulamadığı için çölyak hastaları askerlikten muaf tutulmaktadır. Ancak çölyak hastası olduğumuzu ispat etmek için bizden diyeti bozmamız istenmektedir. Diyeti bozmak demek uzun yıllar sonunda kavuştuğum sağlığımı yeniden kaybetmek demektir.Hastalığımı gösteren birçok resmi belgeye rağmen böyle bir istekte bulunulması sağlıklı yaşam hakkıma bir saldırıdır. Benim gibi çölyak hastası olan ve askere alma işlemleri sırasında hastalığını belirten diğer hastalara da aynı taleplerde bulunulmaktadır. Bu çağda böyle bir "teşhis ve ispat yöntemi" nasıl uygulanabilir?
İlgili Kurum bana yapılanların TSK Yönetmeliği'ne uygun olduğunu ve bu yüzden devam edileceğini söylemektedir. Yönetmelikte yer alması bu tür çağdışı uygulamaları haklı mı göstermektedir? Bu tür uygulamalar daha ne kadar devam edecek?
Sonuç olarak çölyak ve diyabet hastalarının mevcut repolarına itibar edilmeden Yeni tahlil ve takip işlemlerine maruz bırakılmaları söz konusu kişilerin sağlıklı yasama haklarını ihlal etmektedir.
TBMM Insan Haklarini Inceleme Komisyonu Baskani Sayin Zafer Uskul ornek bir caba ile konuyu hem Saglik Bakanimiz'a hem de Milli Savunma Bakanimiz'a iletmistir.
Bu konuda gereken önlemlerin alınması hususunda sizlerden de yardımlarınızı rica eder, konuya özen göstereceğinizi ümit ederim. Saygılarımla,
2012'de kamu hastanesi kalmayacakSosyal Güvenlik Müşavirleri Derneği Başkanı Ali Tezel'e göreTürkiye’de her yıl 3-5 milyar liralık özelleştirme gelirine ihtiyaç var. Bu nedenle de kamu hastaneleri de satılacak.
SİBEL GÜNEŞ
Türkiye’de sosyal güvenlik konusunu halkın anlayabileceği bir dile taşıyan ve sistemde fark ettiği boşlukları gündeme taşıdığı için sık sık siyasetçi ve bürokratlarla karşı karşıya gelen Sosyal Güvenlik Müşavirleri Derneği Başkanı Ali Tezel'le sağlık gündemini konuştuk.
Türkiye’deki sağlıkta dönüşüm programının sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye bu konuda sizce önemli yol aldı mı?
AKP hükümeti sağlıkta dönüşüm politikasıyla sağlığa piyasa koşullarını getirdi. Bu insanların hastalanmasına yönelik bir politikaydı. 1961 yılında kabul edilmiş halen Küba'da uygulanmaya devam edilen 224 sayılı Sosyalizasyon Kanunu vardı. Bu kanun hastalıklardan korunmak, hastalanmayı engelleyerek iş gücü kayıplarını önlemek üzerine kuruluydu. AKP hükümetinin sağlıkta dönüşüm politikası insanları özel hastaneciliğe yönlendiren sağlığın piyasalaştırılmasına dönük bir politika başlattı.
Türkiye’de özel sağlık yatırımları bu süre içinde ne kadar büyüdü? Sizce olumlu adımlar atıldı mı? Özel sağlık sektörü AKP hükümeti döneminde tam 12 kat büyüdü. 2002 yılında özel hastanelere verilen para 500 milyon lira iken şimdi 6 milyar lirayı buldu. Kamu hastanelerinin SSK’nın Sağlık Bakanlığı hastaneleriyle birleştirilmesinin ardından ilaç firmalarına da para akmaya başladı. PTT gibi ayrı hastaneler vardı. Onlar da bakanlığa devredildi. O güne kadar SSK işçisinin sağlık harcaması 180 lira iken piyasalaştırma ile emekli sandığı üyesi kişilerin oranına 700 liraya kadar çıktı. Ancak bu kaliteyi artırmadı. Sağlığın piyasalaşması sağlanırken vatandaşın sağlık hizmetlerine ulaşımı da sağlandı. Bakkala gider gibi hastaneye gitmenin de yolu açıldı.
Türkiye’de eczanelerden artık rahat ilaç alınabiliyor. Ancak vatandaşın ilaca rahat ulaşması ilaç harcamalarını da artırdı. Hükümet şimdi ilaç harcamalarını kısıtlama yolunu arıyor? Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? SSK ilaçta 25 şubat 2005 tarihinde 35 milyon insana bakıyordu. 35 milyon kesimin ilaçların toptan alıyordu. Bomonti’de kapatılmış olan SSK ilaç fabrikasında ilaç üretiliyordu. İlaç çok ucuza mal ediliyordu. Örnek vermek gerekiyorsa fiyatı 10 lira olan bir şurubu yüzde 10’a düşürüp 1 liraya mal ediyordu. 1 liralık ilaca da çalışanlarından yüzde 20, emeklilerden yüzde 10'unu alarak şurubu vermiş oluyordu. 2 lira para alıp kara geçiyordu. Vatandaş ilacını alıyor SSK’dan da ilaca bir kuruş para çıkmıyordu. SSK 1 lira kar edip alıyordu ama 29 Şubat 2005’den sonra SSK’nın fabrikası kapatıldı. Tüm eczanelerden ilaç alınabilir hale geldi. Aynı ilacı şimdi SGK 10 liraya satın alıyor. İlaç harcaması 15 milyar liraya çıktı önümüzdeki yıl ise 17 milyar lira olması bekleniyor. Bu harcama 2002 yılında 2.5 milyar liraydı. Koruyucu sağlık bir kenara bırakılarak vatandaşın hastalanmasını bekleyerek milyonlarca lira harcanarak hastalık üzerinden para kazanılan bir sistem geliştirildi. Bu yıl SGK’dan sağlığa 26 milyar lira çıktı. 2002’de bu 3 milyar lira civarındaydı. Özel hastanelere ödenen para 500 milyon liradan 6 milyar liraya çıktı. İlaç harcaması 3 milyar liraydı. Şu an 15 milyar lira önümüzdeki yıl 17 milyar lira olacak.
Türkiye’nin sağlıkta dönüşüm programını yapması kaçınılmaz mıydı? IMF’nin bu konudaki zorlayıcı rolü neydi? Bizi IMF politikaları bu hale getirdi. IMF dayatmasıyla GSS Kanunu çıktı. Her stand by anlaşması gözden geçirmelerinde bize ‘GSS’yi çıkardınız mı’ diye sordular. ‘Hayır çıkarmadık’ deyince da parayı vermediler. Bu nedenle 2008’de 7 ay bekletilen stand- by anlaşmasıyla bize 3.5 milyar lirayı verdiler. İlaç ve özel sağlıkla ilgili harcamalarla ise 14 milyar lirayı götürdüler. Bunların hepsi 1 yıl içinde oldu.
Hükümet vatandaşın cepten harcamalarının sağlıkta dönüşüm programıyla en aza indirildiğini sıklıkla vurguluyor. Özel hastanelerde vatandaşın ödediği fark ücretinde tavan yüzde 70’e kadar çıkarıldı. Özel hastaneler de, vatandaş da memnun değil. Sizce vatandaşın cepten sağlık harcamaları azalıyor mu?
GSS başladığında özel hastanenin vatandaştan yüzde 30 ilave ücret alma hakkı vardı. 2010 Ocak ayında hastaneler sınıflandırıldı. Fark ücreti de yüzde 30-70 arasında alınabilir hale geldi. GSS başladığında vatandaşa ‘özel hastaneler yüzde 30’dan fazla ücret alırlarsa gelin bize şikayet edin. Ceza verelim’ diyorlardı. Bu da 2010 yılında bitti. Artık özel hastaneler vatandaşı istediği gibi soyabilir. Kimse müdahale etmeyecek. Önceden vatandaştan yüzde 30’dan fazla fark ücreti alan hastaneye 50-100 bin lira ceza veriliyordu. Şimdi cezalar 5-10 bin liraya düşürüldü. Artık ’vatandaşı soyabilirsiniz ‘ dönemine geçildi. Buna rağmen özel hastaneler zarar ettiğini duyurarak acıma duygusu yaratmaya çalışılıyor.
Özel hastaneler sık sık zarar ettiklerini ve SUT fiyatlarının maliyeti karşılamadığını ileri sürüyor? Özel hastaneler madem zarar ediyorlar. ABD, Avrupa sermayesi neden Türkiye’deki özel hastanelere yüzde 70 oranında ortak oluyor. Bu soruyu yanıtlamakta zorlanıyorlar. Özel hastaneler yabancı ortak arıyor. Mevcut hastaneleri satarak Türk halkının hastalanması üzerinden para kazanmanın yolların arıyorlar. Ayrıca özel hastanecilik katma değeri en yüksek sektör oldu. Bir binayı otel yapsanız yatağı 40 liraya satarken özel hastane tabelesi asarsanız, yatakların birini 500 liraya satabilir hale geldiniz. Bu yüzden özel hastane açmak en cazip işlerden biri oldu. Her grup özel hastane açmayı hedefliyor.
Meclis’teki Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı’nın da hastanelerin özelleştirilmesi olduğunu ileri süren birçok sağlık meslek birliği ve sendika var. Hükümet ise bunu özerkleşme olarak tanımlıyor. Sizce hangisi gerçekçi görünüyor? Şimdi hükümetin sağlıktaki gündemi kamu hastanelerinin özelleştirilmesi. Kamu Hastane Birlikleri Yasası çıkacak. Sonra da hastaneleri önce özerkleştirecek, sonra da özelleştirecekler. Çünkü Türkiye’nin her yıl en az 3 en fazla 5 milyar lira özelleştirme gelirine ihtiyaç var. Sata sata bir şey kalmadı. Köprüler ve oto yollardan sonra barajlara sıra geliyor. Ardından enerji gelecek. 2011-2012 yılında da kamu hastaneleri satılacak. 2012’de kamuda hastane kalmayacak. Kamunun rolü denetleyici olacak. Vatandaşın cebinden çıkacak para artacak. Obama’nın seçim meydanlarında ‘annemin sağlık harcamalarını yaparken sigorta şirketleriyle nasıl cebelleştiğini biliyorum’ dediği düzene geçeceğiz. Onlar da şimdi bizim sistemimize geçmeye çalışıyorlar. Bu durumda vatandaş hastalıktan çok, özel hastane ve sigorta şirketleriyle mücadele etmek zorunda kalacak. Sağlık hizmetinin elde edilmesi güç olacak. Paranız kadar sağlık hizmeti alacaksınız. Çalışan SGK’lı şu an sağlık harcamalarına yüzde 20 katılım payı ödüyor. Bu yüzde 50’ye kadar çıkacak. Açıktan alınan paralar resmileşecek. Sağlık çalışanı etkinliği olmayan kaderi hastane yönetiminin iki dudağı arasında olan kişiler haline gelecekler. Piyon olacaklar. Karar alma süreçlerinde etkileri olmayacak.
Hükümet ilaçtan sonra kamu sağlık harcamalarında da global bütçe uygulamasına gitti. Bu uygulama vatandaşa ve doktora nasıl yansıyacak? SGK Sağlık Bakanlığı ile protokol yaparak 11.7 milyar lira üzerinden anlaştı. Tüm kamu hastaneleri ne kadar hizmet verirlerse versinler 11.7 milyar lira alacaklar. 2009 yılında Türkiye’de kamudaki 60 bin doktor çalışmış 12.3 milyar liralık bir hizmet oluşturmuş. Bakanlık ‘hekim ne kadar çok çalışırsa o kadar çok kazanır ‘ diyordu. Artık böyle bir şansları yok. Ne kadar çok çalışırsa çalışsın alacakları para 11.7 milyar lira. Hekimler ancak birbirlerinin gelirinden çalabilirler. Biri yüzde 50, biri yüzde 100 çalışıyorsa yüzde 50 çalışandan alıp yüzde 100 çalışana verecekler. Bütün hekimler aynı performansı gösterseler bile 1 yıl öncesine göre yüzde 5 daha az performans alacaklar.
Tam Gün Yasası ile hekimlerin en az 10 bin lira maaş alacaklarını ileri sürülüyor. Hatta 17 bin lira alacak profesörlerin bile olacağı iddia edildi. Bu rakamların gerçekleşmesi mümkün mü? Bir doktorun 17 bin lira alması için günde 150 hasta bakması lazım, 20 de operasyon yapması gerekiyor. Buna ihtimal yok. Performans uygulamasıyla döner sermayeden daha çok para almak için hekimleri ahlaksızlığa itiyorlar. Ameliyat gerekmeyen hastaların ameliyat edilmesine neden oluyorlar. Hekimi gereksiz tahlil yazmaya yönlendiriyorlar. Sağlıkta dönüşümün sonuna gelindi. Hekimlerin performanslarıyla çok kazanma dönemleri artık bitti.
Hekimlerin Tam Gün Yasası’ndan sonra alacağı emeklilik maaşlarının da artacağı duyuruldu. Hekimlerin emekli maaşı sizce ne kadar yükselecek? Bundan sonra döner sermaye gelirlerinden alınan paralar da emekli keseneğine dahil edilecek.Üstelik bunu devlet vermeyecek. Bir çalışandan alınan prim oranı yüzde 36’dır. Bunun yüzde 16’sı memurdan kesilir. Yüzde 20’sini devlet verir. Döner sermayeden gelecek paranın yüzde 36 sı da memurun cebinden çıkacak. 2 bin lira döner sermaye geliri olan hekim yüzde 36 primi ödeyecek. Bu da ayda 700 lira yapar. Yani hekimin cebinden 700 lira kesenek çıkacak. 1 yılda ayda 700 liradan 8 bin 400 lira prim ödeyecek fazladan. Bütün bunların sonunda da maaşına yılda 30 lira yansıyacak. Yani aylık yüzde 36 prim kesintisinin yılda maaşa yansıması yüzde 1 civarında olacak. Bütün primlerin çalışan tarafından ödendiği bir sistem dünyada ve Türkiye’de ilk kez oldu.
'Tasarruf' savaşı mı? Göğüs kanseri hastalarında metastazı engelleyen ilacın kullanım süresi Sağlık Bakanlığı'nın genelgesiyle yeniden dokuz haftaya indirildi.'İlacı 30 bin meme kanseri hastasının en az dörtte biri kullanmalı' diyen uzmanlar tepkili.
Meme kanseri olan hastaların, metastazı engelleyen ‘Trastuzumab’ etken maddeli ilacın, Danıştay kararıyla 52 haftaya çıkarılan kullanım süresi, Sağlık Bakanlığı genelgesiyle yine dokuz haftayla sınırlandırıldı. Endikasyon dışı ilaç başvuru kılavuzundan da çıkarılarak doktorların istekte bulunması da yasaklanan ilacın, her yıl yeni tanı alan 30 bin meme kanserli hastadan en az dörtte birinin kullanması gerektiğini belirten onkoloji uzmanı Prof. Dr. Rüçhan Uslu, “Tasarruf diye hastaların hayatıyla oynanıyor. Metastaz halinde ilaç daha uzun süre kullanılıyor, faturası iki yönlü ağır oluyor. ABD ve Avrupa’da ilacın bir yıllık kullanımı standart. Biz de tasarruf nedeniyle kullanımı kısıtlanıyor” dedi.
Sınıf öğretmeni Mevlüde Özdemir’e 2007 yılı Haziran’da meme kanseri teşhisi konuldu; sağ göğsü ve 18 lenf bezi alındı. Üç çocuk annesi 51 yaşındaki Mevlüde Özdemir’e, yüksek riskli meme kanseri nedeniyle kemoterapiye başlandı. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Sağlık Kurulu, Mevlüde Özdemir’in tedavisinin, ‘Trastuzumab’ adlı ilaçla bir yıl sürdürülmesine karar verdi. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın ‘kısıtlama’ genelgesiyle bu etken maddeli ilacı göğüs kanserli hastaların en fazla dokuz hafta kullanabildiği, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) da ancak dokuz haftalık dozu ödediği ortaya çıktı. Eşi için doktorlarının bir yıl boyunca üç haftada bir kür almasını istediği ilacı öğretmen maaşıyla karşılamasının mümkün olmadığını belirten Türk Eğitim Sen Genel Dış İlişkiler ve Basın Sekreteri Sami Özdemir, yargıya başvurdu. Üç haftada bir, üç kutu kullanılarak yapılan kür yaklaşık 4 bin, yıllık 60 bin liraya mal olurken, Sami Özdemir hem eşi hem de binlerce göğüs kanseri hasta için hukuk mücadelesi başlattı. 2008 Şubat ayında Danıştay’da açılan dava sonucu Sağlık Bakanlığı ‘Trastuzumab’ etken maddeli kanser ilacıyla ilgili ‘dokuz haftalık’ süre kısıtlamasını 52 haftaya çıkardı, kullanımda devamlılık için ‘kalp sağlığı’nı şart koştu. SGK ilacın 52 haftalık kullanım bedelini ödemeye başladı. Ancak bu uygulamanın 2010 Ocak itibarıyla yeni bir genelgeyle son bulduğu ortaya çıktı. kaynak. Radikal